Felsefe Hareket Olmadan Özümsenemez, Hareket Anlamını Felsefede Bulur

Uygarlığın Saklı Parçası Ve Tarihin Sessiz Tanığı

-Omurga-

Anadolu’da bir zamanlar var olan ve kültürümüze iz bırakmış uygarlıklar; Hititler, Frigler, Lidyalılar, Urartular, Akadlar, İyonlar, Persler, İskender, Roma, Bizans ve Osmanlı imparatorlukları ve daha birçok medeniyetler çeşitlilikleri, inançları, sanatları, tecrübeleri, sahip olduklarını koruma ve var etme çabasından kaynaklanan deneyimleri açısından Türkiye’ye muazzam ve eşsiz bir kültür mirası bıraktığı bugün tarihle ilgilenen herkes tarafından bilinen ve kabul görmüş bir durumdur. Peki bu kültürel miras tarihi eserlerde ve tarih kitaplarında mı kalmıştır, yoksa günümüzde antik uygarlıkların bulunduğu yerlerde doğup büyüyen insanlara halen aktarılmakta mıdır? Ankara, İstanbul, İzmir gibi kozmopolit şehirlerde doğup büyüyen bir Türk vatandaşıyla Van’dan, Diyarbakır’dan, Mardin’den hiç ayrılmamış, kültürüne gelenek ve göreneklerine bağlı büyümüş Türk vatandaşları arasındaki fark sadece dilbilimsel ve coğrafi midir, yoksa tavır, düşünme biçimi ve bakış açısı bakımından farklılıklar mı gösteri?

Türkiye nüfusunun %92’sinin Müslüman olduğunu düşünecek olursak dinden daha köklü, eski, derin ve nesillerce aktarılan bir fark gözümüze çarpıyor. O da Medeniyeti icat eden ve uygarlığı keşfeden insanların bilgisinin canlı bir varlık gibi hala aramızda yaşıyor olmasıdır. Anadolu’da Mezopotamya zamanından kalma bir aktarım bugün hala güncelliğini koruyarak varlığını sürdürmektedir ve bu aktarımı bedeninde taşıdığının farkında olmayan insanlar bu ip ucunu bize söze ihtiyaç duymadığımız sistemler aracılığıyla görebilene ve gözlemleye bilene aktarıyorlar. Kadim uygarlık ve medeniyetlere ev sahipliği yapmış kentlerde doğup büyüyen insanların Türkiye’nin ve dünyanın geri kalanından bir farkı vardır ve ben bu bilginin omurga ve beyin sapında saklı olduğunu, belirli teknik ve uygulamalarla görünür hale getirilebileceğimize inanıyorum. Bu araştırmanın dört günlük uygulamada meydana gelme sebebi bunu gün yüzüne çıkarmak ve elde edilen sonuçları kaydetmektir.

Peki bu söze ihtiyaç duymayan sistemler nelerdir? Bazı sistemler isim değiştirerek günümüze taşınan, mitler, ritüeller, gelenek-görenekler, davranış kalıpları ve insanın insana, doğaya ve inançlara olan yaklaşımlarıdır. Bazı sistemler ise omurga ve beyin sapında saklanarak bilinçdışı, vücut dili, fonetik, sembollerde ve el sanatlarıyla aktarılan objelerde gizlidir.

Ritüeller ve Oluş Sebepleri

Metin And’ın 1950’ler de yaptığı araştırmalar bize semavi ve tek tanrılı dinlerden önce Anadolu’da yaşayan insanların Dionisos kutlamalarının Müslümanlığın kabulünden sonra bile Anadolu köylerine şekil değiştirerek nasıl geldiğini dair yazılı kayıtlar bırakmış, eski törenlerin kalıntıları olduğunu kanıtlamış ve günümüzde hala uygulanan bu ritüellere dair üç kaynak kitap hazırlamıştır. (Ritüelden Drama; Kerbela-Muharrem-Ta’ziye, Dionisos ve Anadolu köylüsü, Oyun ve Bügü, Metin And. YKY Yayınları)

Her şeyden önce Dionisos tiyatronun dini ve sahne de mabedidir. Bugünkü tiyatro, köy ve şehirlerde ihtiyaç duyduğumuz mimari bir yapı olan “meydanların” olma sebebi, festivaller, geçit ve cenaze törenleri, bayramlar da bu geleneğin şekil değiştirerek günümüze kadar gelmiş halidir. İnsanın içinde bulunan iki yan, enthousiasmos ve ektasis, tanrıyı içinde barındıran insanın ağır başlı duruşu, ölümü (dram) ve coşmayı, dirilmeyi, yok olma üzerine yengiyi (komedi) konu alır. Bu iki olgu, Diyonisosun, tiyatronun ve toplum içinde yaşayan insanların vazgeçilmez gördüğü yas ve kutlama olgularının atasıdır. Burada kendini var eden bir kolektif bilince şahit oluyoruz. Ayrıca köyde çeşitli sebeplerle seyirliklere konu olan bu oyunlar tamamen Dionisos geleneğinin yani konusu dram ve komedi olan tiyatronun doğma sebebiyle birebir örtüşür, bu bağlamda Dionisos’a bir Anadolu geleneğinin cisimleşmiş hali bile denilebilir ve tiyatronun doğduğu yer de diğer birçok uygarlığın, medeniyetin doğduğu yer olan Anadolu’dur.

“Bugün Anadolu’da var olan yerli örneklerin eski uygarlıkların dinsel törenlerinin bir kalıntısı oldukları görüşü savunulduğuna göre, bu dışarıdan örneklerin bazısının bu eski uygarlıklardan alınmış olması pek olağandır. Uygarlık kalıntılarının izlerini, geleneğin sürekliliği olan yerlerde gözlemleyebiliriz. Çünkü uygarlığın sürekliliği davranışlarda gün yüzüne çıkar. Pagan sözü, köylülere Pagani denmesinden çıkmıştır. Köylünün geleneler karşısında iki tutumu vardır, biri sıkı sıkı tutunmak, diğeri çok çabuk bırakıp yerine başkasıyla değiştirmek.

Doğadan kopmadan yaşayan köylü, kaldığı yerin elementi, iş edindiği günlük görevi, yediği ve eğlencesi bakımından doğa ile sürekli iletişim halindedir. Bu törenler, görevseldir amaçları doğanın canlanması içindir. Şimdi karşımıza iki soru çıkıyor; bu törensel gelenekler uygarlık katmanların birbirine olan etki kalıntıları mıdır, yoksa birbirlerinden bağımsız olarak yaşamın aynı koşulları karşısında aynı tepkiyi veren zihin-beden yapısının birbirlerinden habersiz her yerde davranış benzerliği göstermesidir midir? Araştırmalar bize birincisinin daha olası olduğunu gösteriyor.” (Metin And, Dionisos ve Anadolu Köylüsü, YKY)

“Unutmamalıdır ki aradan yüz yıllar geçmesi, büyük zaman aşımları, tek tanrılı dinlerin yerleşmesi ister istemez oyunları büyüsel düzence değiştirdi, değişiklik tapıcıların bilincinde oldu, fakat eskiyi tutucu büyünün, tılsımın kendisini sakladı, amaçlarını gerçeklerini başka eğilimlere, güdülerine araç olma eğiliminde değiştirdiler. İlk anlamlarından boşalıp yeni anlamlar kazandılar. Örneğin, kurban kutsal törenler anlamından çıkıp adak oldu. İnsan kurban edilmesi, yerini yalancıktan ölüme veya geçici kral seçmeye bıraktı. Demeter, Persefone ve Hades arasında geçen mit kendini kız kaçırma oyunlarına evriltti, hatta Anadolu’da kız kaçırma vesilesiyle evlenme hala süregelen bir gelenektir. Bu mitin başka bir yorumu da kendini ölme ve yeniden doğma semboliğinde gösterir. Başka bir kanıtta Anadolu ve Trakya’da toprağın bereketlenmesi için kül dökme geleneği de Osiris’in küllerinin tarlalara serpilmesiyle bire bir örtüşür. Dionisos töreninde aşureye benzeyen lapa yapılmaktadır. Muharrem töreninde su ve ateşle arınma geleneği Yunan, Trakya ve Frig uygarlıklarının bir geleneği olan Anastenaria ile Nevruzda ateşin üstünden atlama sebepleri aynıdır.” (Metin And, Dionisos ve Anadolu Köylüsü, YKY)

Araştırmamın amaçlarından biri de Metin And’ın üzerinde çalıştığı bu konuya bir tuğla daha koyarak gelecek nesillere kaynak oluşturmaktır. Çünkü omurgayı doğru tekniklerle silkelediğimizde ve kendi bulduğum yöntemlerle bilinç dışı içeriği duyulur hale getiren teknikleri uyguladığımızda canlı ama görünmez bir varlık olarak aramızda gezindiğini düşündüğüm Medeniyeti icat eden ve uygarlığı keşfeden insanların bilgisini görünür hale getirebileceğime olan inancım yüksektir.

Peki kadim uygarlıklar, medeniyetler mitolojiye ve ritüele neden ihtiyaç duydu?

Benden önce bu soruya açıklık getiren yazar, filozof, tarihçi, araştırmacı ve psikologların sözlerine bir göz atalım.

Mitoloji, doğanın dünyasını anlamak, anlamlandırmak ve açıklamak için ilkel arayış içindeki bir açıklamadır. (Frazer) Bir alegorik bilgi deposu (Durkheim) ve insanın ruhunun derinliklerindeki arketipsel bilgi deposu (Jung) ve Tanrının çocuklarına görünmesi halidir (Kilise) Yaratıcılık dünyayı tamam etme eylemidir, doğanın yarım bıraktığını sanatla tamamlarız. (Jung) Kuşaklar boyunca bireyler, canlı bir vücuttaki anonim hücreler gibi geçip gider; fakat asıl, zaman dışı biçim kalır. İnsanın evrensel trajedisini aşılması olarak okunması gereken tragedya ve komedi de aslında olan nesnel dünyanın olduğu gibi kaldığı ama özne içindeki bir vurgu kayması yüzünden dönüşmüş gibi görünmesidir. (Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Campell, İthaki Yayınları)

“Olağan dışı bir şey görmemeyi düşünmemekle birlikte, her zaman başına böyle bir şey geleceği beklentisi içinde yaşayan eski uygarlıklar, bilinçdışı içerikleri günlük hayata taşıma ve sembolleri yazı yerine geçecek bir sürü unsurun olmadığı yerde kullanma alışkanlığını da beraberinde getirir.” (İlkel Toplumlarda Mistik Deneyim ve Simgeler, Lucien Levy-Bruhl, Doğu-Batı Yayınları)

Jung’un arketip tanımına; mantıksal anlamda genelleyemeyen ama hislere konusunda tek biçimcilik gösteren duygusal kategori diye tarif eden Levy, ek olarak simgenin transformasyonunu, zihinsel bir deneyimden sürekli güncellenen bir deneyime geçiş şeklinde ifade eder. Kavranılamayan gizemli bir güç ile doldurulan ruhsal içerikler bizi bazen törenlere, adetlere, ritüellere bazen de kahramanın yolculuğuna yönlendirir. İnanç önden gider, açıklama ise onu izler.” (Campbell)

“Antik uygarlıkların inançlarına rehberlik eden bu doğa ve doğa üstü olanı anlamlandırma çabası aslında, bizim bildiğimiz anlamda doğa üstü değildir, bilinen dünyanın devamıdır. İlkel insan soyut düşünemez o her şeyi somut algılar. Bu bakış açısı bizim karşımıza bilinçdışı içeriği ve onun dışa vurmuş formlarını güncele taşır. İlkel için sembol bütünleşme demektir, kişiyi o bütünleştiği sembolün bir parçası haline getirir.” (İlkel Toplumlarda Mistik Deneyim ve Simgeler, Lucien Levy-Bruhl, Doğu-Batı Yayınları)

Gerçekleşmesi arzulanan bir olayın önce düşünce düzeyinde biçimlendirmesinin bir ucunda ilkel kabilelerin simge ve sembole olan gereksinimi, diğer ucunda anımsanan imgelerin bir özelliği olan henüz olmamış ama olmasını istediğimiz bir şeyi planlarken, nesneleri, hareketleri ve imgeleri zihinde oluşturarak, o kurguya ait bir anıyı zihnimizde bütünleştirebilme özelliği vardır. Çünkü Damassio’ya göre anımsanan imgelerle, belki de hiç gerçekleşmeyecek bir şeyin imgeleri doğası bakımından çoktan olmuş bir şeyin aklınızda kalan imgesinden farklı değildir.

Bu durum bize eski uygarlıkların neden mit, ritüel ve sembol ürettiğinin ve isimleri sebepleri değişse de Doğu’da ve Güney Doğu’da dinden ayrı tutulan (hatta kimi zaman kendini dini ifade etme şekline entegre ederek evrimini sürdüren) bugün kendini bize gelenek-görenek ve adet diye tanıtan birçok yapının aralıksız aktarımının sebebini gösterir. Medeniyeti icat eden ve uygarlığı keşfeden insanların bilgisi; bilinen insanın tarihinden beri var olmuş, günümüze kadar şekil değiştirerek varlığını korumuş ve gelecekte de var olmaya devam edeceğinin bir kanıtıdır. Çünkü kültür insanın sadece ihtiyaç duyduğu bir yapı değil aynı zamanda evrimine önayak olan vazgeçilmez bir unsurdur.

Bilinçdışı İçeriğin Omurga İle Bağlantısı

Söze gerek duymayan sistemlerin başında gelen bilinçdışı ve beyinde onu var eden sistemler ve onun içeriğini okumak neden önemlidir? Çünkü algının kendisi bilinçdışıdır.

“Simgecilik özellikle düşlere değil, daha çok bilinçdışı düş gücüne ve kısmen de halkın gücüne bağlıdır ve düşlerden çok folklorda, mitlerde, efsanelerde, dilbilimsel deyimlerde ve bir halkın bilgeliğinde daha gelişmişi bir durumda bulunmaktadır.” (Freud)

Mitolojik kahramanın geçişi yer üstünde gözükebilir aslındaysa içe doğrudur.” (Campbell)

Değişim bir gücün ötekine aralıksız dönüşümüdür. Görünür dünyadaki her olay, görünmeyen dünyadaki bir olayın etsisiyle oluşur. Algılanmayan algılar da uzam-zaman dışıdır, dış dünyanın dışarıda gözükenin iç durumlarıdır” der Jung.

Omurganın İşlevi

“Beyin, düşüncenin deneyim olduğunu sanır. Beden şeması benliği yansıtır, bilincin ve bilinçdışının içindekiler beden aracılığıyla projekte edilir. Omurgadaki hareket, dokunmadaki akım, beynin paralel ve bileşen akımları gibi çalışır. Omurga içindeki bu akım aynı anda hem ileriye hem de geriye doğru hareket eder”. (Damassio)

Omurga vücudu desteklemek üzere torasik ve pelvik uzuvların arasında bir köprü oluşturur. “Motor, sinir hücreleri ve gri maddenin aktif bir şekilde sürekli hareket ettiği bu bölge bilinçdışı izlerinin kaydedilmesinde görevi azımsanamayacak kadar çoktur. Viseral aktiviteler, yani iç organ aktiviteleri, hormon salgı sistemleri, hareket, yer-yön, yoğunluk ve dikkat gerektiren duygular; aynı beyin bölgelerinde gerçekleşir. Ve omurga sayesinde bütün bu sistemler beyinde sinerji içinde çalışır. (Jaak Panksepp/ Lucy Biven, Zihnin Arkeolojisi, Alfa Yayınevi)

“Çünkü omurga yer yüzünün en ileri teknolojisi olan zihin- beden teknolojisinin internet ağıdır. Omurga hareket etmediğinde beyin düşük kapasitede çalışır. Çünkü ne kadar beyinden bağımsız ve özgün bir yapı olarak görünse de aslında omurga, beynin hareketli kısmıdır. Beynin de bir paralel bir de birleşen akımları vardır tıpkı omurga gibi. Bu ileri-geri hareketin merkezi omurga olduğu için onun hareketi bilgi alışverişi için elzemdir. Gerçekleştirilen bütün uzak doğu disiplinleri, başta yoga olmak üzere, çigong, tai-chi, kung-fu vb. disiplinler; uzuvların hareketi sayesinde akupunktur noktaları üzerinden bağlı olduğu omurga noktalarını uyarmak içindir. Noktaların uyarılma sebebi, bütün bu fiziksel ağır çalışmaların amacı aslında özneyi meditasyona hazırlamaktır. Çünkü bilinç ve bilinçdışı arasında açık kalan kapıdır meditasyon hali”. (Persefone; İki Dünyanın Ustası/ Tuğba Özkul, Odessa Yayınevi)

Ritüellerle, danslarla her ne kadar bilinçli yapıyormuşuz gibi gözüksek de aslına birçok beden hareketi tamamen bilinçdışının bir yansımasıdır. Ve bilinçdışı içeriği yapısı gereği içrek ve örtüktür. Bunun anlamı çoğu zaman neyi ne için yaptığımızı her zaman bilmeyiz. “Bildiğinizi sandığınız bir sistemden, bilmediğiniz bir sisteme doğru giderken fiziksel bedenimizi köprü olarak kullanırız”. (Damassio) “Her katmanın bir görünür, bir de görünmez yaşantısı vardır. Görünmez yaşantıyı da en iyi yoklukta anlarız. Tekerleğin icadı, tekerliğin yokluğunda oldu. Ruhsal olgular, ritüeller, semboller, senkronistik görüngüler ve her türlü bilgi uzam ve zaman dışıdır” Jung.

Bu Projenin İçeriği Nedir ve Neden Dört Günlük Bir Uygulama Sahası Gerektirir?

“Kişi neye doğru hareket ettiğini, ne tarafından çekildiğini bilemez çünkü bilinci ve bilinçdışı arasındaki iletişim kesilmiştir.” (Jung)

Metafor, mitoloji, bilinçdışı, arketip, rüyalar, gündüz görüleri, dejavu, ilham, sanat yapabilme yetisi ya da olmayan bağlantıları fark edip, soruna çare üretebilme yetisi -yani bir şeyi icat edebilme yetisi-, parazitte kalıp arama ve anlamlandırma, içimizde faaliyet gösteren güçlerden sadece bir kaçıdır. Dört günlük hazırlanan bu program, katılımcıların bilinç ve bilinçdışı arasındaki kesilmiş bu iletişimi yeniden kurmasını amaçlayan teorik ve pratik bilgilere göre dizayn edilmiştir.

Bu araştırma, üzerinde üç yıldır çalıştığım ve kitap haline getirdiğim hipotezimizin bir uzantısıdır. Hipotezim; Bilinç, bilinçdışı ve arka plan hislerinin nasıl ortak çalıştığına dair bir modelleme öneriyor. Modelleme; Felsefe hareket olmadan özümsenemez, hareket felsefe olmadan anlamını bulamaz savını ortaya atar. Başka bir deyişle; bedensel yetilerinizi de zihinsel yetilerinizle aynı ciddiyet ve disiplinle çalıştırırsanız, bilinç, bilinçdışı ve arka plan hislerinin, öznenin hayatta ilerlemesi ve hedeflerinde başarılı olabilmesi için amaca yönelik senkronize olduğunu iddia eder.

Modellemeyi bir buçuk yıl her gün üzerimde denedim ve rapor tuttum. Persefone; İki Dünyanın Ustası adlı kitabım bu bireysel deneyin raporlarından meydana gelmiştir.                             Uygarlığın Saklı Parçası Ve Tarihin Sessiz Tanığı; Omurga” başlığı altında hazırladığım dört günlük Workshop programım ise bu bireysel deneyimimi 15 kişilik gruplar üzerinde deneyerek, Anadolu’da bir zamanlar var olan kadim uygarlık ve medeniyetlere ev sahipliği yapmış kentler de doğup büyüyen insanların Türkiye’nin ve Dünyanın geri kalanından farkını gün yüzüne çıkarmak ve elde edilen raporları kaydetmeyi amaçlamaktadır.

Kısaca özetlemek gerekirse; bilinçdışı içeriğini okumanın bir yolunu buldum ve kendi üzerimde denedim, işe yaradığını düşündüğüm için aynı uygulamayı hazırladığım çalışmaya dahil olacak 15 kişi üzerinde deneyeceğim.

                                                         

Nasıl?

Bilinçdışı öğrenme mekanizmalarından biri olan afektif sistemler yani duygular, performansçının yaratıcı ve (bireysel deneyiminin perspektifi sayesinde) özgün bir ifadeyle sahneye yorum katarken bize tanıdık olan hislerin, bambaşka bir ifadeyle anlatılabilme fırsatını verir. Böylelikle biz tanıdık olan hissin yaratıcı bir ifadesini sahnede izleriz çünkü bireysel deneyimler parmak izi gibidir. Hipotez, modelleme performansçının içsel dönüşümü ve derinlerde yatan, kendisinin bile haberi olmadığı potansiyeli yüzeye çıkarmaya ve kendisiyle buluşturmayı amaçlar. Ortaya çıkan potansiyel; özgün, yaratıcı ve gerçek olması açısından, izleyiciye eşsiz bir performans malzemesiyle tasarlanmış muazzam bir deneyime şahit olma fırsatı verebilir. Bir insanın kendine karşı tutumu tanımlanabilir bir hedef, gözle görünür bir amaç olamadığından, Performansçının bilinç dışından sızan, seyircinin bilinçdışı ile direk bağlantıya geçerse düzenlenen sahne performansı bir kolektif bilincin bir parçası olma ihtimalini taşıyor olabilir.

Bilinçdışı sembolleri, arka plan hisleri, afektif sistemler ve ritüel arasındaki bağlantılar ve birliktelikleri Persefone; İki Dünyanın Ustası adlı kitabımda belirtildiği gibi, Persefone Algısı denilen bir algı tarifiyle açıklanmaktadır.

Persefone Algısı; Bir nesnenin duyularla algılanması ile, duygular dünyasında ki tanımı arasındaki farkından dolayı, özne baktığı bir şeyde, iki ayrı şeyin temsillerini görür. (Kant) Şimdi bu ikinci algıyı fark etmeye ve kullanabilmeye ben, Persefone algısı diyorum. Bu algı, duyguların sembolik dilinin, fiziksel dünyada bedenlenmiş halini fark etmek, analiz etmek ve kullanıma sokabilmek adına kendini diğer algılardan ayırır. Bununla beraber bu algı Persefone’ye özgü değildir, bu hepimizde olan bir özelliktir.

Ve bu algı objeyle sınırlı değildir, aynı şeyi insanlara bakınca da görürüz. Bilinçdışının izleri; girdiğiniz bir mekânda, tanıştığınız kişide, henüz olup bitmiş bir olaydan hemen sonra alana teşrif etseniz bile, doğru bir farkındalıkla gözlemlenebilir. Schopenhauer duyularla algılayamadığımızı, düş organı ile algılaya bileceğimizden bahseder. Düş organı; bir zamanlar var olana ait izleri, kalıntıları, geriye dönük ikinci bir görüşü zihninizde tekrar canlandırabilmemize yardımcı olur. (Schopenhauer) Beyinde rüyaları tasarlayan sistemin, malzemesini beş duyu ile algıladıklarımızdan seçmesi ama tanımını düş organıyla yapmasından kaynaklanır. (Persefone; İki Dünyanın Ustası/ Tuğba Özkul, Odessa Yayınevi)

Varoluşsal bir tehdit anından, ontolojik bir öz dönüşüm vesilesi çıkabilir.